SHARE

YAZI: Emre Can Aydın/Washington

Ocak’ta başladığım Washington DC serüvenimin artık sonuna yaklaşıyorum. Ruhuma işlemiş üşengeçliğimden kurtulabilsem her ay neler yaşadığımı yazacaktım fakat kaderde 8 ayda 1 yazı yazmak varmış. En azından yazıyorum değil mi?

Washington DC bildiğin üzere ABD’nin başkenti. Türk ziyaretçilerin adlandırdığı şekliyle ise “KANKA ABD’NİN ANKARA’SI YAEAEA”. Fakat değil. Ben Ankara’da doğdum büyüdüm, Ankara güzel bir yer. Belki Ankara genel anlamda Türkiye’nin kaosundan beslendiği için güzel ve hareketlidir, bilemiyorum fakat Washington DC Ankara değil. Washington DC tam olarak bir devlet dairesi. Herhangi bir devlet dairesi de değil. Memuriyette ulaşabileceğiniz en yüksek devlet ofisini düşünün. O şekilde.

Konuştuğum herkes, DC insanının ne kadar kariyer odaklı olduğundan ve ne kadar ben merkezci olduğundan bahsetti. Örneğin George. Kendisi standart bir Amerikalı. Hayalleri var. Kitabını tamamlamaya çalışıyor, aynı zamanda da birbirinden garip öğrencilere ders anlatmaya çalışıyor. Sevgilisi devlette çalışmakta. Çalıştığı dairenin ise tek görevi üretilen etler organik mi değil mi onu kontrol etmek. Başka bir görevleri yok. Haliyle organik olmayan et de bir iş stresi yaratmayacağına göre, stressiz bir iş kolu diyebiliriz. AMA DC’DE ÖYLE DEĞİL. DIDIŞ. George’un yakındığına göre sevgilisi her gün ya ağlayarak, ya da inanılmaz mutsuz bir şekilde geliyormuş eve. Nedenini sorduk, “Yapmaları gereken tek şey etleri denetlemek. Buna rağmen o kadar kariyer odaklılar ve yükselmeyi o kadar kafalarına koymuşlar ki kız arkadaşımın her günü neredeyse cehennem tadında.” dedi.

Bir sokak tabelası.
Bir sokak tabelası.

Eğer senin karşıdakine bir faydan yoksa veya ondan bir alt seviyedeysen o kişinin hayatında yer etmeyi unut. “Dinleri imanları networking.” diyor George. Tabi tam olarak bu şekilde dese komik olurdu ama dediklerinden çıkan anlam bu yani.

Bunun dışında günlük kısa konuşmalarda fark gözetmiyorlar, hatta oldukça kibarlar. Adamın biri çakmak istedi, verdim.(Sigarasını yakmak için ateş kaynağı istedi, bendeki ateş kaynağını adama teslim ettim.) Evini üstüme yapacaktı neredeyse. “Teşekkürler. Çok minnettarım. Gerçekten teşekkür ederim adamım.”

-Kısa bir ara.-

Yukarıda bahsettiğim organik et muhabbetinde George, sevgilisinden aldığı bilgi ile bir nebze gözlerimizi açmaya çalıştı. Ürünlerinin organik olduğunu belirten her üretim tesisi kontrol edilmiyormuş. Yani denetim yalnızca random bir tesise yapılıyormuş. Haliyle insanlar rahatlıkla “benim ürünüm organik” diyebiliyor. Biz de “aa bu üründe organik yazıyor yiyeyim” diyip organikliği şüpheli ürünler yiyoruz.

-Ara bitti.-

Şehirdeki ilk birkaç günümden itibaren insanlarla aramda görünmez bir duvar hissettim. Herkes işine gücüne bakıyor. Günün o bölümü adamların çalışma saati. Odak noktaları o. İş bitince belki evlerine gidiyorlar, eğer yaşları bir nebze gençse ve enerjileri kaldıysa arkadaşlarıyla vakit geçiriyorlar. Yani sosyal anlamda giriş barajı çok yüksek. 10% diyebiliriz (If you know what i mean ;))))). Normalde insanlarla kaynaşmakta güçlük çeken bir insanım fakat bu o durumlardan değil. Herkes yürüyor, kimse durmuyor.

Görece popüler bir turistik spot.
Görece popüler bir turistik spot.

Metro sisteminin yine iflas ettiği bir günde dedim şu Uber’ı kullanayım. Geldi taksi, Afgan bir eleman vardı. Dedim “Bu Uber’ı ilk defa kullanıyorum ne yapmam gerekiyor? Nereye basacağım?” dedim. Güldü, nereli olduğumu sordu. Türkiye’den geldiğimi söyledim. “Merhaba kardeş nasılsın?” dedi. Ben şok. Dedim hayırdır? Dedi ben bi ara Türkiye’de yaşadım, Türk arkadaşlarım var, annemden babamdan görmediğim sevgiyi onlardanskdajsk… Neyse adam Türkiye’de yaşamış kısa bir süre. Konuştuk, en sevdiği şarkıcı Ebru Gündeş, Afganistan’daki ailesinin en sevdiği dizi Fatmagül. Bu fatmagül muhabbetine burada çok sık rastladım. Bir dönem ev arkadaşım olan Arap “Fatmagül’ü çok seviyorum” diyodu. Fatmagül’ü bir kere bile seyretmedim, o yüzden “cool” diyip geçiştirdim. Takisici sonra “Erdoğan’ı seviyor musun?” dedi. “Tbiki de hyr .s” dedim, sonra durumları anlattım. Ne kadar corrupt bir hükümetimiz olduğundan bahsettim ve Ebru Gündeş’in kocasının tüm bunları nasıl finanse ettiğini anlattım. Adam şok oldu, inanamadı, dedi nasıl olur dedi. Demedi. Sonra kendi hikayesini anlattı. Çok acayip. Adam şuan ABD vatandaşı, vatandaşlığı ABD ordusunda görev yaparak kazanmış. Orduda çevirmenmiş. Adamın şahit olduğu şeyleri düşünemiyorum. Bir Afgan olarak ABD ordusunda tercümanlık yapmak çok masabaşı bir iş gibi gözükmüyor. Ailesi halen daha Afganistan’daymış. Dedim oralar tehlikeli değil mi? Dedi “Hem Taliban var hem de IŞİD, fakat ülkenin güneyindeler, haliyle kuzeyde sıkıntı yok şimdilik.” Bizdeki IŞİD tehditini de çok iyi biliyordu. Neyse burada asıl gelmek istediğim ve konu başlığına bağlayacağım muhabbet ise, “DC’de kızlara dans edelim mi diyorum, kendilerini dünyanın patronu sanıyorlar. Oysa Los Angeles öyle mi, herkes inanılmaz neşeli ve dost canlısı.” Afganistanlının dediği bu sözler olayı özetliyor. George da benzer şeyler demişti. “Her eyalet inanılmaz farklı, örneğin güneye indiğin zaman çok dost canlısı insanlarla karşılaşırsın, San Francisco ve LA de o şekilde. Ama DC, çok soğuk.”

 

İş saati sinek avlayan bir Starbucks. Benim gibi işsizi az bulunuyor tabi.
İş saati sinek avlayan bir Starbucks. Benim gibi işsizi az bulunuyor tabi.

Usta manevralarla kariyer muhabbetine geri dönersek eğer, Türkiye’den alışkın olunan günün her saati boş gezen insan olayı burada yok. Yani Türkiye’de herhangi bir saatte sokağa çıkın, bir sürü insan görürsünüz, genç işsizleri görürsünüz. DC’de böyle bir şey yok ve en çok şaşırdığım konulardan biri de bu. İş saatlerinde sokakta dolaşan turistler dışında insan görmek çok zor. Görürseniz koşarak işe yetişmeye çalışıyordur. Bizdeki gibi iş saati tıklım tıklım cafe bulamazsın.

Kapanışı, uzun ve karışık bir yazı olduğu için özürle ve George sayesinde farkına vardığım müthiş bir şarkıyla yapıyorum. Emre kaçar.

 

Emre Can’ı takip edin: http://emre.la/

 

1 COMMENT

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here